Yurt dışında yaşayanlar sanırım aynı merak, aynı kaygı, aynı özlem, aynı heyecan ile güne başlarken merakla ülkemizden, memleketimizden haber alabileceğimiz kaynaklara yöneliriz.

1980 yılında Almanya’ya eşimin doktora çalışması sürecinde bendeAlmanya’ya gitmiştim. Teknolojinin yok zamanı sayılırdı. Ailelerimiz ile telefonda görüşmek çok sıkıntılıydı. Şöyle k; telefon kulübeleri jeton ile çalışıyordu. O zamanlar madeni 5 Mark kullanılabiliyordu. Ard arda madeni paraları atar, bazen ailelerimiz ile sadece hal hatır soracak kadar konuşabilirdik. Bazen de attığımız paraları makinalar yutar, hiç konuşamadan eve dönerdik. İlk oğluma Almanya’da hamileydim. Bebeğim orada dünyaya gelecekti. Tedavi ile sahip olduğumuz bebeğimizin bakımında hata yapmamalıydık. Bebek bakımıyla ilgili büyüklerimden öğreneceğim konuları not ederdim ama telefonda soracak vakit olmazdı. Tek kaynağım büyüklerim olacaktı. O zaman internet rüyası yoktu ki “Google” a soralım. Artık biz anne baba olarak yağımızla kavrulmayı öğrenmiştik.

Alman televizyonu, (ZDF) 15 günde bir Cumartesi Günleri sadece 15 dakika Türkçe haberlere yer verirdi. TRT Spikeri Rahmetli Can Akbel sunardı. Düşünün 15 günlük haber 15 dakikaya sığdırılırdı. Program günleri televizyon başında heyecanla beklerdik.

1990 yılında Eşim Amerika Birleşik Devletlerine gitmişti. Ben o tarihlerde ikinci üniversite tahsilimin son döneminde öğrenci olduğum için birlikte gidememiştik. Mezun olduktan sonra çocuklarım ile birlikte gitmiştik. Eşim Amerika’da ben Elazığ’da kaldığımız süreçte ancak sabit telefon hattını kullanarak görüşebiliyorduk. O da tabii ki önceki yıllara kıyasla lüks sayılırdı. En azından evimizden konuşabiliyorduk. Konuşmaları çok uzatmamaya da dikkat ediyorduk. Buna rağmen; Amerika’ya gittiğim ilk günler evdeki telefonumuzdan AT&T (Amerika Telekomünikasyon Şirketi) tarafından arandık. Bize sorulan soru şöyleydi. “Kayıtlara baktığımızda telefon ücreti çok ödediğinizi gördük. Eğer böyle sık görüşmeye devam edecekseniz sizin için daha ucuz tarife bakalım” evet dedik ama maalesef Türkiye için ucuz tarife yoktu. Bir ay telefon için ödenen fatura eşimin Amerika’da aldığı maaşın tam yarısıydı. Yani iletişim pahalı ve yetersizdi.

1990 yılında Fırat Üniversitemiz EARN Bağlantısı sayesinde dünyaya internet ile açılmıştı. Ancak kullanabilmek için Bilgi İşlem Dairesine gidip orada yazıyordum. Gönderdiğim maili de ertesi gün eşim alabiliyordu. Bazen çıktı almam gerekince ancak sürekli form kağıtlarına alabiliyordum.

Yine aynı yıl Amerika’ya gelmek için Elazığ’dan bilet alamamıştık. Ankara’dan bilet alıp oradan çıkış yapmıştık.

Günümüzdeki teknolojiyi kullanınca nerden nereye geldik diye düşünüyorum. Şimdi iletişim araçları sayesinde her an, her yerde ulaşım sağlanabiliyor.

Yine uzun süredir yurt dışındayım. 38 yıllık eğitim hizmetimden sonra emekli oldum ve Amerika’ya geldim. Elazığ’da beni tanıyanlar bilir ki yoğun çalışma hayatım, öğrencilerim ile öğrenci topluluk çalışmalarım, Sempozyumlarda sunmak üzere hazırladığım makaleler dolayısıyla ilgili seyahatlerim, sosyal yaşamımın renkli, yoğun olması, aile ve arkadaş çevremin sıkı diyalog içerisinde olması gibi faktörlerin çoğunluğu Amerika’da bitti. Buradaki durağan yaşantımı çok hareketli geçen yıllara sayayım diyorum.

Yine günlerim doldu ama alışageldiğimin dışında oldu. Burada olmazsa olmazım sabah uyanır uyanmaz internet üzerinden televizyon kanallarını taramak ve birçok farklı kanaldan Türkiye ile ilgili haberleri almak. Saat farkı olduğu için bazen sadece 2 saat gecikmeli habere ulaşabilsem de çoğunlukla canlı yayın yapan tv kanallarını ve programları Türkiye’deymiş gibi izleme keyfini yaşıyorum. Sadece haberlere sıcacık haliyle ulaştığım için mutluyum.

Televizyon kumandasını elime aldığımda kaygı dolu gözler ile kanalları tarıyorum. Olumsuzluklar üst üste gelince o mutluluğum yerini üzüntüye bırakıyor. Ne olur bir gün de güzel haberler ile açılış yapılsa diye dua ediyorum.

Burada sadece Tv kanallarına mı bağlıyız? Telefonlarımız zaten dünyaya açılan büyük penceremiz oldu. Bu özellikleriyle bu cihazlar garip yerde çok daha değerli diye düşünüyorum. Burnumuzdan buram tüten memleketimizden, ailemizden, arkadaşlarımızdan, ülkemizden gelen ve gelecek haberler için en değerli kişisel eşyamız konumundadır. Tam anlamıyla bağımlısı mı oldum diye bazen kendimi sınırlamaya çalışıyorum . Türkiye’deyken telefonumu evde rastgele yere bırakır sonra da arardım. Hatta evde başka bir telefon varsa beni aratarak bulurdum. Evde yalnız olduğum zamanlar birisi ararsa çalar bulurum der aramazdım. Ama garip yerde olunca sürekli elimin altında, gözümün önünde.

Cep telefonu nasıl da hızla girdi hayatımızın her safhasına. 1995 yılın da eşim cep telefonu almak için birlikte Elazığ’da bir Türkcell Bayiisine gitmiştik. Tabii fiyatını bilmeden almaya niyetlendi. O zamanlar Ericsson telefonlar yeni gelmişti. Ben fiyatını duyunca ilk tepkim eşime “sen iş adamı mısın? Fakültede, evde telefon var. Arayan seni buluyor, ne gerek var cep telefonuna bu kadar para verilmez” diye söylensem de o ezelden beri yeni teknolojileri yakından takip edip, ilk kullanan özelliğini bozmadan telefonu satın aldı. O zamanlar satış Dolar üzerinden yapılıyordu. Yüklü para verdiğinde doğrusu boşa giden para diye düşünmüştüm. Bayiideki yetkilinin dediğine göre Elazığ’da sadece bir kişi telefon almıştı. Eşim cep telefonu alan 2. Kişiydi. Bu rakamlar benim daha çok gereksiz bir cihaz diye düşüncemi sanki onaylıyordu. Nerden bilirdim ki dünyayı avucumuza getireceğinin ötesinde nerdeyse bütün işlemler yapılabilecek.

Çok basit birkaç örnek verirsem; Amerika’da birçok yerde oto park ücreti ödemek için telefonunuz ile karekod okutmak, zorundasınız. Bir resmi kuruma girdiniz sıra almak için yine karekod okutmak zorundasınız. Cihaza sahip olmak kadar kullanabilmek elzem buralarda.

Akıllı Cep Telefonları Akıllı olsun ama Aklım olmasın.

Dikkat!

Yorum yapabilmek için üye girşi yapmanız gerekmektedir. Üye değilseniz hemen üye olun.

Üye Girişi Üye Ol