Her birimiz farklı bir birey olarak, evrende var olan diğer şeylerden çok daha karmaşık varlıklarız. Bunun en büyük nedenlerinden biri de hissettiğimiz duygularımızın yükselişi ve bu duyguların kompleks oluşlarıdır. Bu kompleksler duygu tonu kompleksi diğer anlamıyla bir grup düşünceye karşılık gelen ve kelime çağrışım testinde geciken tepki süresi sayesinde, garip ve bazen acı veren duyguların bütünüdür. Carl Gustav Jung’a göre kompleks, ayrı bir kişilik olarak ortaya çıkmaktadır. Birey kendi kendine oluşturduğu ve çoğunlukla da bilinç isteklerimizle taban tabana zıt bir karşıtlığı barındırır. Jung şöyle der: “Komplekslerin, önemli ölçüde özerkliğe sahip olduğu, ‘hayali’ olduğu düşünülen acılarında, meşruları kadar acı verdiği hastalık korkusunun, hastanın kendisi, doktoru ve toplum geneli tek bir ağızdan bunun ‘hayal ürünü’ olduğunu iddia etse bile en ufak bir yok olma eğilimi göstermediği kesinlikle ortaya çıkmıştır.” Jung kompleksin en yalın halini şöyle dile getirmiştir: “Bir kimse kompleks sahibi olmaz, kompleks ona sahip olur.” Kompleksler büyük başarıların kaynağı ve kişinin güdüsü olmaktadır.

Bireysel anlamda duygularımız basit bir yağmur damlalarının oluşturduğu bir denizin oluşum döngülerden çok daha fazlasıdır. Mutluyken bir anda sinirli, üzgünken bir anda minnettar veya şaşkınken heyecanlı olabiliyoruz. O nedenle duygularımızı yorumlamada zaman zaman güçlük yani kompleksler yaşayabiliyoruz. Karşılaştığımız güçlükleri de yaşamaktan da çoğu kez zevk almadığımız için bu duygularımızı yaşamak ve yorumlamak yerine kendimizi bu duygulara kapatmayı tercih ediyoruz. Yani bir bakıma duygularımıza yabancılaşarak bir nevi körlük içinde karşıtına bilinçli ya da bilinçsiz olarak kaçınarak dönüşmesini tercih edebiliyoruz. Duygularımızı bastırarak bize ait olan duygularımızı tanıma, farkında olma ve ifade etme de zorluk yaşayabiliriz. Duygulardan kaçınmanın ortaya çıkışında genetik ve çevresel faktörlerin de etkili olduğu kabul edilmektedir. Çocukluk çağından bugüne gelen travmalarımız duygularımızı baskılayıcı bir diğer faktördür. Bazı kompleks duygularımız çevresel faktör olarak bizi etkileyen nesne veya kişilerle karşılaşmalarda kendini gösterebilir. Örneğin, çocukluğumuzda yaşadığımız olumsuz bir acı karşısında öfke duygusunu biliriz ama o korkuyu anlamlandırmakta hissetmekte zorluk yaşayabiliriz. Acı duygusu, titreme, kalbin hızlı atışı gibi fizyolojik belirtiler bazı duygularımıza işaret edebilir. Ancak duygusal körlüğü yaşayan bireyler bedensel duyumlarını duygular ile ilişkilendirip onları yorumlamaktan da kaçınabilirler. Aynı zamanda içsel süreçlerini fark etmekte zorlanırlar. Kendi duygularını tanımakta zorlanan kişiler, başkalarının duygularını da anlamakta ve empati kurmakta zorlanabilirler. Bu nedenle kişiler arası ilişkilerde iletişim kurmakta da sorunlar yaşayabilirler.

Duygularımızı yorumlarken iletişim kurduğumuz kişilerle duygusal körlüğümüzü duygularımızı ve iletişim kurduğumuz kişileri tekilleştirebiliriz. Örneğin, sadece anne modelini duygularımızı yorumlarken karşı taraf ile iletişimimizde tekilleştirebiliriz. Çünkü duygularımız doğumumuzla birlikte başlayan, çocukluğumuzdan itibaren balık ağları gibi birbirine bağlı şekilde gelişir.

Duygularımızı denize benzetebiliriz.  Herkes bu denizden payına düşen balığını tutar. Yaşam denizinde olmayı hak ettiğimizi düşündüğümüz mutluluk kadar da, üzüntüyü ve acıyı kendi denizimizde yaşamaya çalışan balıklar gibi olduğunu düşünmeli ve o balıkların da yaşamasına müsaade etmeliyiz. Bir mutluluk veya başarı sonrasında gelen güçlü olma hissi kadar, yaşanılan bir acı olaydan sonra da gelen zayıflığın da farkında olmalıyız. Bir balıkçı teknesi avlandığı denize açılma isteği ise o denizden balık avlama arzusudur. Denizimizin fırtınalı olduğu zamanlarda aralıklarla da olsa durmayı bilmeli ve her şeyin yaşandığı andaki gelişini kabul etmeliyiz. Çünkü üstte de benzettiğim gibi duygularımızın hepsi denizin beslediği balıkların birer parçası gibidir. Bu yüzden bir bütün için her bir balık oldukça değerli. Atalarımız der ki: Bir iyilik yaptığınızda onu denize atın. Balık bilmezse; Halık bilir, demişler. Duygu denizindeki balıkları besleyen de onları avlayan da bizleriz. Duygularımızı motive eden kompleks güdülerimizi yorumlayıp onları anladığımızda yaşamımız daha renkli ve yön veren pusulalara dönüşebiliriz. Bunun karşısında Jung’un kompleks tanımı ile her şey zıttı olan şeye dönüşür ilkesinden yola çıkacak olursak: Zayıf ve güçsüz olduğunu anlayıp duygularını yorumlayan Napolyon’un güç takıntısı onu Fransa’nın İmparatoru haline getirmiştir. Roma’nın en kanlı İmparatoru “Küçük Çizme” olarak seslenilen Caligula’da örnek verilebilir. Zıttı haline dönüşen kişilerin tarihe baktığımızda genel anlamda güçlülerin zayıf olma eğilimine değil, zayıf olduğunu düşünenlerin güçlü figürlere dönüştüğünü söyleyebiliriz.

Dikkat!

Yorum yapabilmek için üye girşi yapmanız gerekmektedir. Üye değilseniz hemen üye olun.

Üye Girişi Üye Ol