Siz kıymetli okuyucularım için bu haftaki yazımda Erich Scheurmann’nın “Göğü Delen Adam” eserine yer vermek istedim.

Anlatı dilinde yazdığı eserinde bizlerin sistem içinde nasıl da evcilleştirildiğimizi anlatmaya çalışır.   

Her şeyden önce kitabın ismiyle başlamak istiyorum: ‘Papalagi’ Samoa dilinde ‘Göğü Delen Adam’ anlamına gelmektedir.

Papalagi denince akla beyazlar yani modern insan ya da ‘outsider’ olarak tanımlanan Antik Roma döneminde de Roma’ya başka kentten gelen kişileri işaretlemek için yabancı denilirdi.

Papalagi’de ‘dışarıdan gelen yabancı’ anlamına gelmektedir.

Samoa, denizde bulunan ve ilkel şekilde yaşayan bir ada ülkesidir.

Teknolojiden, paradan uzak kendi halinde yaşayan bir kabiledir.

Samoa’ya ilk misyoner bir yelkenliyle gelmiştir. Yerliler, bu beyaz yelkenliyi ufukta bir delik olarak görmüş ve beyaz adamın o deliğin içinden geçip kendilerine doğru geldiğini öne sürmüşlerdir.

Beyaz adamın içinde çıkıp geldiği bir delik.

O göğü delip geçmişti.

Papalagi’yi okumak bizim içimizde küllenmiş olan duygularımızı yeniden canlandırmayı ve kapitalist sistem içindeki öğrenmelerimizi de hatırlatır.

Kapitalist sistem vahşi olanı istemez. İçinde de barındırmaz.

Çünkü vahşi olan şeyler tutarlılık ister.

Kapitalist sistem içinde bizden önce var olan her toplum ve her insan bizler için bir beyaz adamdır.

Aslında dünyaya gelen her birey de bir sonraki için kendini üstün görebilmektedir. Avrupa’nın masumiyetini yıkan kötü ruhu temsil ettiğini düşünen kabile reisi, bizlere hiçbir zaman sahip olamayacağımız bir bakış açısıyla kendimizi anlatır.

Kendimize hiçbir zaman tutmaya cesaret edemeyeceğimiz açıdan bir çeşit ayna tutar ve saf bir üslupla düşüncelerini dile getirir.

Bizim unuttuğumuz ritüel hayatın içinde insan olmayı hatırlatan sözleri can alıcıdır.

“Birçok beyaz adam, başkalarının kendisi için kazandığı paraları üst üste yığdıktan sonra bunları çok iyi korunan bir yere getirir.

Sonradan da üstüne ekler durur.

Günün birinde öyle bir an gelir ki kimsenin çalışmasına gerek kalmaz.”

Şimdi, ne diyelim ki birinin çok parası var; hem öyle çok ki yüzlerce binlerce kişi bu parayla işlerini yoluna koyabilir.

Ama bu parasından da topluma zırnık koklatmaz.

Oturur ağır kağıtların üstüne, kollarını sarar yuvarlak metallere, gözlerinde hırs ve zevk parıltısıyla bakınır durur. Sonrasında da can alıcı soruyu sordurur: “Bu kadar çok parayı ne yapacaksın?” sözleriyle sistemi sorgulatır.

Bu dünyada giyinmekten, açlığınızı ve susuzluğunuzu bastırmaktan başka ne istersiniz?

Diye sormuş olsak kendimize söyleyecek söz bulamayız ya da daha çok fazlasını istiyoruz düşüncesi geçer içimizden.

Böylece paranın bizleri nasıl hasta ettiğini ve bütün duyularımızı nasıl ele geçirdiğini anlayabiliriz.

Para ve kötülük kavramını birbiriyle bağdaştıran ve parayı beyaz adamın tanrısı yapan Tuiavi, “kötülüğü ve beyazların korkusunu tanımamış olmanın mutluluğunu hissedin.” diyerek beyaz adama olan bakışını çok net yansıtmıştır.

Beyaz adamın hiçbir zaman vazgeçemediği şeyleri vardır ve çok anlamsızdırlar. Tuavi’ye göre beyaz adamsa yerlileri hiçbir şeyleri olmadığı için zavallı görür ama yerlilerin o şeylere ihtiyacı zaten yoktur.

Çünkü para gibi şeyler insanın yaptıklarıdır ve yaratıcının yarattıklarıyla boy ölçüşemezler.

Beyaz adamın, şeyleri icat ettiği için kendini tanrı gibi görmeye başladığını düşünür.

Tuiavi’ye göre beyaz adamın kentleri bomboş el gibi çorak olduğu için o şeylere sarılır ve onlarla avunur.

Ona göre insan çok fazla şeye gereksinim duyuyorsa bu büyük bir yoksulluğun göstergesidir ve beyaz adam çok yoksuldur.

Papalagi, yalancı yaşamlar mekanına gitmeyi ve gerçek hayattan uzaklaşmayı sürü gibi görürken yine ona göre teknolojik şeyler tüm insanları tek bir kafa haline getirmeye ve tüm insanların kafalarını ve düşüncelerini ele geçirmeye çalışır.

Kitabı okurken aklıma ilk gelen şey, anlatımın sanki büyümüş de küçülmüş şeklinde tasvir edebileceğimiz saf dil betimlemelerle dolu olması.

Benzetmelerdeki mantık örgüsü kimi zaman acaba gerçekten mi? diye düşündürürken bazen hafif bir tebessümle bazen de düşünceli bir tavırla “evet sanırım öyle” cevabını vermemizi ve bambaşka bir açıdan hayatımıza ve genel olarak yaşamın anlamına biraz daha düşünerek bakmamızı sağlamaktır.

Hayat insanları, soğuk kayıtsızlık içinde bir yaşam sunmaktadır.

Zaman ise hepimizin kendi maskelerini bir bir çekip alıyor da.

Fakat bazılarımız hep aynı maskeyi kullanırız, zaman yıpratır kirletir maskelerimizi.

Kendine tutumlu kimseleriz aslında da.

Bir kısmımız geleceklerine saklarlar tutum maskelerini; bir kısmımız da var ki yorulmadan maske değiştirir yorulmacasına ama yaşlandıkça da anlarız ki bir sonuncu maske kalmıştır ellerimizde ve bu son maskedir.

Kapital sistemde nasıl uyum içinde yaşadığımıza ikinci bir gözle baktırırken; kendini farklı açılardan görmek isteyenlere Erich Scheurmann’nın “Göğü Delen Adam” eserini öneririm.

Dikkat!

Yorum yapabilmek için üye girşi yapmanız gerekmektedir. Üye değilseniz hemen üye olun.

Üye Girişi Üye Ol