Zaman Bulutlar gibi Üstümüzde Uçup Gidiyor ama Gölgesini Geride Bırakıyor.
Hepimizin farklı süreçlerden geçtiğimiz zaman makineleri vardır. Bu zaman makineleri bizi geriye, geçmişe götürür ve onlara anı denir. Bizi inşa eden algılarımız anılarımızdan yani deneyimlerimizden oluşur. Zaman makinelerimizden bazıları da bizi ileriye götürür, bunlara da rüya denir. Sinema bizlerin zaman makinesi anılarını ya da bunun tam tersine ileriye dönük rüyalarına seslenir. Sinemanın, kitlelere uyku ile uyanık olma arasında bir köprü görevi üstlendiğini söyleyebiliriz. Bu köprü görevini en iyi kurgusal yapısıyla biz izleyicilere seslenen 2012 yapımı “Bulut Atlası” filmi olmuştur. Film açılışında insanlığa seslenişle başlar: Hepimiz anne karnından mezara kadar birbirimize bağlıyızdır. “Özgürlük Medeniyetimizin saçma fon müziği, sadece ondan mahrum kalanların gerçekte ne olduğu hakkında azıcık bilgi sahibi olduğu şey,”dir.
Film, 1850’de Pasifik Okyanusu’nu geçmekte olan isteksiz bir gezgin, iki savaş arasında kalan Belçika’da yaşayan, istikrarsız bir geçim kaynağı olan bir besteci, Vali Reagan’ın yönettiği California’da yaşayan yüce gönüllü bir gazeteci, yeraltı dünyasındaki alacaklılarından kaçan işe yaramaz bir yayıncı, ölüm hücresinde genetik olarak değiştirilmiş bir servis elemanı ve bilim ile medeniyetin çöküşüne tanık olan ve Pasifik Okyanusu’ndaki adaların birinde yaşayan Zachry’in tarihsel bağlantıları üzerine kurgulanmıştır. Cloud Atlas’ın anlatıcıları tarihin bilinç koridorunda birbirlerinin sesinin yankısını duyuyorlar ve kaderleri bir şekilde mutlaka değişiyor. David Mitchell’in 2004 yılında yayımladığı üçüncü romanı “Cloud Atlas” insanoğlunun tehlikeli güç arzusuna dair düşünme fırsatı sunmak adına dilin sınırlandırıcı tahakkümünden, mekan ve zaman sınırlarının tahakkümünü ortadan kaldırıyor.
Distopik filmler arasında oldukça karamsar bir dünyayı ve insanlığın yine insanlar ya da insan eliyle yaratılan sanal akla (yapay zeka) sahip üretilmişler tarafından köleleştirildiği bir fantezi dünyası kurgulanmıştır. Distopik filmlerden bazılarında ise vurgu farklı bir kurgusal yerdedir. Distopik filmlerde, sınıflı toplumlar ortadan kaldırılamaz ve kapitalizm mantıki en uç noktasına vardırılırsa, nasıl bir dünya ile karşılaşırız?
Bulut Atlası filmi farklı yüzyıllarda geçen olayları birbiri ile ilintilendirerek karanlık bir dünyanın içindeki özgürlük mücadelesini konu edinmektedir. Bu noktada “Kırmızı Leke” veya “Kızıl Damga”, adlı Nathaniel Hawthorne'un romanı bir aşk hikâyesi üzerinedir. Aşk, günah, kefaret, adalet, çile, arınma gibi kavramları büyük bir ustalıkla sorgulayan Hawthorne, hem toplumun suçlarını değerlendirmek ve cezalandırmaktaki yetersizliğini hem de püriten ahlakının (1648-Püriten Devrimi) acımasızlığa varan ödünsüzlüğünü eleştirmektedir. Fakat filmde diğer hikâyelerin yanında bir anlatı da ön plana çıkmaktadır. İnsanların kendilerine hizmet etmesi için yarattığı köle robotlar, ödüllendirildiklerini sanmakta ancak aslında sabuna çevrilerek diğer robotların besini olarak kullanılmaktadır. Kapitalizmin en acımasız bir şekilde işlendiği Saul’da kurulan “Sendika” hareketi bu robotlarda bir uyanış hareketi yaratmak için mücadele etmekte ve sonunda bir robotun bu sistemin farkına varmasını sağlamaktadır.
Bulut Atlası’nda sanal dünyada (sosyal mecradaki bizler) yaşanan köleleştirilmiş insanlar ya da robotlar anlatının ana merkezindedir. Kapitalizmin varacağı en aşırı uca varıldığında nasıl bir dünyada yaşarız sorusu sordurmaz izleyiciye; bilimsel ilerlemeler sonucunda yaratılan üretilmişler köleleştirildiğinde neler yaşanılabileceği sorusuna odaklanılmıştır. Yahudi kıyımından, kölelik dönemine, Saul’da kapitalizmin yarattığı eşitsizliklere kadar pek çok alt-metin okumalar akış kurgusunun içine yığılmış olsa da ortada esaslı bir kapitalizm eleştirisi olduğunu söylemek mümkün değildir.
Kapitalizm eleştirisi oldukça sınırlı ve zorlama bir yorum bu film için. Ancak, tıpkı çocukluğumuzda Tv’de Gargamel’in felaketlerinden korunmaya çalışan Şirinler çizgi filmini izlerken farkında olmadığımız sosyalizm eleştirisi oldukça belirgin ve güçlüdür! Başarısız bir yayıncı, tam sansasyonel bir olay nedeniyle para kazanmaya başlayacağı bir evrede, mafyanın eline düşer ve zengin olan kardeşinden kim bilir kaçıncı kez yardım ister. Zengin kardeş ise kendi karısıyla yattığını bildiği ve para kazanmak yerine kitap basmayı tercih eden kardeşini, otel görünümü verilmiş ama aslında yaşlı anne babalarından kurtulmak isteyen evlatların oldukça yüksek bir meblağ karşılığında onları gönderdikleri bir bakımevine kapattırır. Buradan bunak kimi arkadaşlarıyla birlikte kaçma planları yapan kardeşi filmin içerisinde zaman zaman anılarını yazarken buluruz. Ve anılarında bu otel görünümlü yaşlılar hapishanesine kapatılması sürecini Aleksandr Solijenitsin’in Sovyetler Birliği’nde Gulag Takım Adaları’na kapatılması benzetmesi üzerinden anlatır. Bu oldukça “yaratıcı” göndermeden de anlaşılacağı üzere filmde Sovyetler Birliği’nin para hırsına kapılmış insanların, sanat düşkünü işe yaramaz kardeşlerini, onları aldatarak ya da zorla toplama kamplarına kapattıkları “bürokratik yozlaşma”ya uğramış bir hapishane olarak resmedilir. Filmi de oldukça karmaşık kurgusal yapının içerisine renk verecek şekilde serpiştirilmiş kimi kapitalizm eleştirilerine nazaran bu hikâyenin altının oldukça kalın çizildiğini söylemek mümkündür. Ayrıca zaten bugüne kadar kapitalizm eleştirisi yaptığı iddia edilen Bulut Atlas’ını izleyip de bırakın anti-kapitalist olmayı kapitalizmi sorgulayan bir tek kişi bile görülmüş müdür? Belki bu sefer biri bize aslında 5. ya da 6. nesil bir köleleştirilmiş robotlar olduğunuzu söyleyebilir. Ki öyle…Dijitalde Sabun Köpüğü gibi Köleyiz! İçinden geçtiğimiz süreci tekrar geçmişle deneyimlemek için Bulut Atlas’ı filmini izlemenizi öneririm. Saygılar