Sevgili okuyucular,
Bu haftaki yazımda Arthur Shopenhauer’in “Yaşam Bilgeliği Üzerine Aforizmalar” eseri üzerinden hayatı küçük bir pencereden seyretmeye çalışalım.
Schopenhauer, Alman felsefesinin acıların babası gibidir. Mutluluk karşıtı gibi algılanır aslında…
Schopenhauer’in en etkili mutluluk fikirlerinden biri şöyledir: “İnsanın mutluluğunun iki düşmanı vardır.
Acı ve can sıkıntısı.
Bunlardan bir tanesinden kurtulup diğerinin pençesine düşeriz,” der.
Bu düşüncesini en sade haliyle kendi günlük deneyimlerimizle anlarız.
Mesela, uzun çalışma sonrası karnımız acıkır ve açlık acısı çekeriz.
Açlığımızı yemek yiyerek doyururuz.
Lakin, karnımız doyunca da ‘şimdi ne yapsam acaba?’ diye düşünmeye başlarız.
Paramız yokken veya olan paranın yetemeyecek olması durumunda acı çekeriz.
Fakat, paramız olduğu zaman da canımız sıkılmaya başlar.
Kendi kendimize söylenmeye başlar ve ‘hayatım çok monotonlaştı’ deriz.
Schopenhauer bu duruma şöyle bakar: “Zekâ seviyesi bu denklemde büyük rol oynar,” der.
Zekâ seviyesi vasat olan insanlar hayatlarındaki acılarla daha kolay mücadele edeceklerini savunarak zihinlerinin duyarsız olduğunu düşünür.
Aslında yanlış anlaşılacak bir tanımlama yapar Schopenhauer.
“Zekâ” değil duyarlılıktır bizi insan yapan şeyler.
Örneğin, otobüs durağındasınız ve hemen yanı başınızda bir kadının ya da birinin şiddete maruz kaldığını gördüğümüzde olan hiç umursamadan sadece seyretme devam ederiz.
Duyarlılık seviyesi yüksek bir insanın duyarlılığının daha da artabileceği için aynı görüntüyü sosyal medyada da tanık olmuş olsa, olayı üç saniye seyretmiş bile olsa tüm gününü depresif bir şekilde “ne olacak bu insanlığın hali” şeklinde geçirebilir.
Zekâ seviyesinin can sıkıntısıyla mücadele konusunda da etkisi olduğunu düşünür Schopenhauer.İnsanın hayatta üç temel zevk kaynağı vardır.
Birincisi fizyolojik zevkler:
Hayatın temelidir.
Yani güzel yemekler, güvenli bir yaşam alanı yanında rahat kaliteli bir uyku uyumak.
İkincisi ise sosyalleşme zevkleri: Farklı yerler gezmek, spor yapmak veya dans etmek.
Arkadaşlarla dedikodu yapmak.
Futbol oynamak, maç izlemek.
Sinemaya gitmek veya bilgisayar oyunları oynamak.
Üçüncü tür zevklerimiz de zihinsel zevkler: Kitap okumak. Felsefeyle ilgilenmek.
Tefekkür edip düşünmek.
Doğayı ve insanları gözlemleyip nedensel-sonuçlar çıkarmak.
Yazı yazmak.
Dostlarımızla sohbet etmek.
Sanat eserleri üretmek veya üretilmiş eserlerin zevkine varmak.
Kısacası kendi iç dünyamızı aydınlatan her şey diyebilirim.
Bu zevklerden birincisi ile ikincisinin hayvanlarında yapabilir olduğunu düşünmektedir.
Üçüncü tür zevklerin tadına varmak için duyarlılığın yüksek olması gereklidir.
İnsanı en çok tatmin edende özellik ise zekaya dayalı olan zevklerdir.
İnsanı insan yapan yüce özellik zekayı duyarlı biçimde kullanmaktır.
İnsanların çoğunluğunun duyarlılık seviyesi birinci ve ikinci tür zevkler peşinde koşullandırılmış yapılar içinde belirlenmektedir.
Bu zevkleri oluşturan sektörler yapılar vardır.
Restoranlar, sinemalar, eğlence mekanları, lüks arabalar ve giyim modası gibi sektörlerdir.
Bu yaptığımız iki tür zevkleri paylaşmak üzerine yapılandırılmış sosyal medya uygulamaları.
Üçüncü tür zevklerin alanı geniş değildir ve talep edenleri de çok az denilebilir.
Kitaplar okunmaz, ‘edebiyat yapma’ veya ‘felsefe yapma’ denilir.
Düşünmek aptallık olarak görünebilir de…
Fakat, birincil ve ikincil zevklerimiz hep koşullara ve başka insanlara, yani ekonomiye bağlıdır.
Bu nedenle bu zevklerimizin tatmin edilmeleri zordur.
Koşulları başkalarına bağlı olunca bu zevkler de geçicidir.
Örneğin, bir film izlediğimizde; izlediğimiz film sonrası başka türde bir film daha izleriz.
Öğlen güzel bir yemek yediğimizde akşam yine acıkırız.
En güzel sofralara heyecanla oturduğumuzda bir saat sonra canımız sıkılır.
Dünyanın en güzel kadını veya en yakışıklı erkeğiyle evlenirsiniz bir süre sonra o kişiden sıkılabiliriz.
Abartmak gibi olmazsa; dünyanın güzel manzaralı en güzel evinden bile sıkılırız.
Ancak duyarlılığa dayalı zevkler öyle değildir.
Şayet duyarlılığa sahipseniz tek bir kitabı yıllarca ve defalarca aynı şevkle okuyabilirsiniz.
Tek bir insanı yıllarca sevebilirsiniz.
Kısacası bakış açınızı ne kadar geliştirmişseniz ve eğitilmişseniz kalabalıkların farkında bile olmadıkları hazlar yaşayabilirsiniz bu hayatta.
Daha da güzeli ne biliyor musunuz?
Birinci ve ikinci zevkler için başka insanlara ihtiyacımız vardır.
Duyarlılığa dayalı zevkler için kimseye ihtiyacınız olmaz.
Shopenhauer şunu da ekliyor: “Eğer bir insan hem tek başına can sıkıntısından kurtulabilecek kadar zekiyse hem de aç kalmayacak kadar parası varsa dünyanın en mutlu insanlarındandır.
Çünkü onun ihtiyacı ne başka insanlar ne de bol paradır.
Tek ihtiyacı boş zaman ve yalnız kalabilmektir.”
Yani duyarlılığı düşük olanlar için yalnız kalmak bir ölüm fermanı gibidir.
Duyarlı bir insan için kendi kendine kalabilmek ve kendi dünyasıyla ilgili işler yapmak bir ödüldür.
Ancak yüksek duyarlılığa sahip bir insan para kazanmak için fazladan çalışmak zorundaysa ve yeterince boş zaman bulamayacağı için mutsuz olacaktır.
Çünkü çoğunluğun tersine onun boş zamana ve yalnız kalmaya ihtiyacı vardır.
Bu açıdan baktığımızda ise asosyallik denen şey duyarlılık (zekâ) göstergesi olabilir.
İçe dönük olmak belki de dışarıya ihtiyaç duymamaktır.
Şayet yalnızsanız; üzülmeyin.
Belki de sizi siz yapan mutluluğunuz yine yalnızlığınız olabilir.
Son olarak Schopenhaeur üç tip insandan söz eder.
Birinci grupta yer alanların ağırlık merkezleri dışarıda olan yeni dışa bağımlı insanlar ve bunların ihtiyaç duyduğu her mutluluk enerjisi başkalarından gelmek zorundadır.
O nedenle sürekli arayış içindedirler ve tüm yaşamları bir türlü dinmeyen can sıkıntılarını dindirmeye çalışmakla geçecektir.
İkinci grupların ağırlık merkezleri ise hem dışarıda hem içeride olanlardır.
Bunlar kafeye gidip sosyalleşmeye de ihtiyaç duyar ama bulamazlarsa problem değildir.
Hemen bir köşede kitabını açıp okuyarak mutlu olabilirler.
İkincilerin durumu birincilere göre daha iyidir.
Üçüncü gruptakiler ise duyarlılık seviyesi çok yüksek insanlardır.
Bunlar dışarıdan hiçbir şeye ihtiyaç duymazlar.
Haftalarca evlerinden çıkmadan düşünebilir veya çok uzun zaman tek başlarına kalabilirler.
Eğer bu tür gerekli eğitimi alıp üstüne geçim kaygısı da çekmeyecekleri bir ekonomik kazanca sahipseler ise büyük bilimsel ve sanat eserlerine imza atabilirler.
Yapıtlarını insanlığa hediye edebilirler.
Şimdi buradan “duyarsızlar neden var?” diye bir düşünce sakın çıkarmayın, lütfen.
Onlarda olmalıdır ki; farkınız ortaya çıkabilsin.
Her insan yaratılışı gereği yapması gerekeni yapıyor.
Kimi dışa dönük kimi içe dönük.
Kimi kitap kurdu kimi eğlencelerin yıldızıdır.
Kimseyi yargılamayın ve kendinize benzetmeye asla çalışmayın.
Her insanın dünyada bir yeri ve yapması gereken iyi ya da kötünün ötesinde bir görevi vardır.