İlk medeniyetlere beşiklik etmiş Mezopotamya mitolojisinin destanı Gılgamış’ın en önemli karakteri Kral Gılgamış’tır.
Yarı tanrı yarı insan olarak tasvir edilir. Kral Gılgamış, ölümsüzlüğün iç huzurunu aramaktadır ve o dönemdeki inanç bağlamında Tanrılara başkaldırır.
Bu başkaldırışla efsanevi diyarlarda gezinmek zorunda kalmıştır.
Gılgamış adı “her şeyi görmüş olan” olarak tanımlanmaktadır.
Sümerce metinlerde Etimolojik olarak Gılgamış; ayağa kalkmak, büyük işler yapmış kişi, asi ve bilge anlamlarını taşımaktadır.
Doğa üstü bir kudrete maliktir. Onun malik (sahip olma) arzusu, onun dur durak bilmeyen gücüyle kendisini gösteriyordu.
Kral Gılgamış diğerlerinin (insan) kendisi gibi çalışmasını istediğinde, Uruk kadınları, erkeklerinin kendilerine vakit ayırabilmesi için Tanrılara dua etmiş, Gılgamış’ı oyalayacak ona rakip olacak birini talep ederler. Tanrılar bu dilek üzerine Enkidu’yu yaratır.
Enkidu güçlü ve vahşidir.
Gılgamış ve Enkidu zamanla iyi dost olur ve birlikte maceralara atılırlar.
Günün birinde Enkidu ölür ve Gılgamış yasa boğulur.
Bu durum bir gün kendisinin de öleceği gerçeğiyle yüzleşmesini sağlar.
Bu nedenle de ölümsüzlüğü aramak adına yola düşer.
Gılgamış destanını önemli kılan şey ise Enkidu’nün ölümüyle düştüğü sürgünündeki iç huzuru bulmak için ölümsüzlük arayışıdır.
Kral Gılgamış Enkidu’nun ölümüyle insansı forma dönüşerek ilk engeliyle karşılaşmıştır.
Kral Gılgamış gibi insanın da ilk engelleriyle karşılaşmasıyla birlikte birincil narsistik dönemden çıkışı hız kazanırız.
Yalnız bu dönemden çıkış çok sancılı ve sarsıcı bir hal alır.
Ego bu durumla yansıtma ve yansıtmalı özdeşim gibi ilkel savunma mekanizmalarla başa çıkmaya çalışır.
Freud bu durum için “Bu çabanın, zamanla, egoyu olgunlaştıran ve geliştiren, onun kültürel bir özne haline gelmesini sağlayan temel dinamik halini aldığı ima” edildiğine dikkat çekmiştir.
Dünyaya gelen birey geçmiş deneyimlerini öğrenme içinde olduğu süreçte geçmiş detayını yani ilk narsistik halini unuttur mu?
Ya da biricik gerçekliğin kendisi olduğunu ve ihtiyaçları doğrultusunda sadece acıkma, susama, üşüme gibi durumların bebeklikteki gibi önemli olduğu bu dönem önce geldiği yaratanın olduğu yeri ve anne karnını/rahmi unuttur mu?
Şayet öğrenmeler sonucu detay unutmasına maruz kaldığında insanlık tarihinin ilk sürgünü olarak kabul edilebilecek Adem ve Havva’nın cennetten dışlanmasıdır.
İnsanlık dışı ilk eylem ise Kabil’in kardeşi Habil’i öldürmesi sonucu başladığı kabul edilir.
Bireyin ilk devrimi birincil narsistik dönemden çıkışı sonucunda kendi gelişimine önem vermesi veya tam tersine önem vermemesi sonucu meydana getirdiği sürgünler, savaşlar ve katliamlardır. İnsanın anne karnında kendini en özel ve en rahat olduğu zamanı unutabilir mi?
Daha doğrusu unutur mu?
Anne karnında yaşadığımız biriciklik içi durumu sonrasında, Otto Rank’ın ifadesiyle ilk oksijeni akciğerlerimize çektiğimiz anda attığımız ağlama çığlığı dünya sürgünü biricikliğimiz için bir travma ve kaos bir olaydır.
İslam’ın ve peygamberimiz Hz. Muhammed’in de ifade ettiği gibi “Cennet annelerin ayakları altındadır” düşüncesi bizlere anne karnındaki biriciklik Cennet’inden, geçmişe ait deneyimlerimizin yazılımı olan yerden bir göbek bağıyla koparılıp sürgün olduğumuz iç ve dış uyaranlarımıza anlam veremeyip algı ve duyumlarla donatıldığımız ürküntü ve korku olarak tanımladığımız dünyadayızdır. Anne karnından kopuşun bir cennetten ayrılış-sürgün ediliş olduğunu Antik Yunan, Roma, Şaman vs…mitolojilerde ve birçok inançta olduğu gibi kültürlerin ulusal efsanelerinde ve destanlarında buluruz. Örnek olarak Gılgamış destanı verdim. Hemen hemen bütün hepsinde de tema aynıdır. Anne karnından kopuş ilk açlığın, susuzluğun, içimizi kemiren düşüncelerin, geleceğinizin belirsiz olmasından dolayı korkunç duyguların olmadığı yerden sürgün ediliş. Tüm çabalarımız, insanın biriciklik içinde kendi benliğine sığmayıp içindeki narsist dağlarını, gökyüzünü aşması, varoluşsal amaçlarını geçerek sistemde kendine bir köle edinmesi karşısında sistemde de bir köleye dönüşmesi arasında yaşadığı çatışmaları, iyicil ve kötücül eylemlerinin hemen hemen hepsi kayıp cennete diğer deyişle anne karnın verdiği o ilk huzur kaynağına kavuşma adına olabilir.
Biriciklik mülkiyeti içinde insan kendi yetersizliğiyle her karşılaştığı noktada gerçeklikle yüzleşme yapmak zorundadır. Her yüzleşmeyle baş etmek için biriciklik mülkiyeti “benliğimiz” savunma mekanizmalarını devreye alır. Böylece yüzleşmelerimizi bir biçimde rasyonalize ederek şeyleri idealize etmek isteriz. İdealize ettiğimiz şeylerin de içindeki bütünün parçası olmak isteriz. Bir de tam tersine bütünün parçası olarak kabul edemediğimiz şeylerin narsistik bütünlüğümüze yani cennetimize götürecek o şeye sahip olmak için idealize ederiz. Biriciklik mülkiyetini aştığımızda ise aldığımız eğitimlerle doğumsal kimliğimizden arınıp kamusal kimliğimizi ediniriz. En nihayetinde Gılgamış Destanındaki yarı tanrı yarı insan olan Kral Gılgamış gibi ölümsüzlüğü isteriz. Bu ölümsüzlük arzusu ise varoluşsal kaygımızı biraz da olsa azaltmak-acımızı dindirmek içindir. Yine de hepsinin sonu hayal kırıklığıdır. İlk sürgün anında karşılaştığımız kaos alanında geçirdiğimiz deneyimlere bağlı duygular ve itkiler vardır. İnsan iç huzura, “talep” etmediği, açlık hissi oluşmadan karnın doyurulduğu geçmişe dönüş için sürekli bir şeylere sahiplik arzusu içinde olacaktır. Doğum sürgünüyle başlayan frustrasyonlarla karşılaştığında biriciklik mülkiyeti içindeki sanal (sahte) benliğimiz narsistik ilk kopuşun kaosunun eksikliğimizi her gördüğümüzde daha da agresifleşecek.
Frustrasyonları durdurmak veya dönüştürmek yine bizim kontrolümüzdedir. Eric Fromm’un ifadesiyle sahip olmak ya da olamamak yüzleşmesini yapabilmektir. Sürekli sahip olma hırsından vazgeçerek, olmayan şeylerin eksikliğini kabul edebilen insan sahip olma acılarına son verebilir. Hiçbir şeye hükmetmeye, elde etmeye çalışmazsa maddeye karşı üstün gelme hırsından arınırsa insanoğlu kısır döngünün içinden çıkabilir. Kendi yetmezliğini, diğer canlıları severek bir ve bütün olarak “sürgün” olarak nitelendirdiği yeri kendi yuvası yapabilir.