Sinema tarihine damga vuran filmler vardır. Bu filmlerden biri olan Lars von Trier’in yönettiği, Nicole Kidman’ın başrolünü üstlendiği 2003 yapımı Dogville de unutulmaz (kült) filmler arasına katılmıştır. Toplum ve ahlak anlayışına balyoz etkisi yanında kapitalizm eleştirisiyle de unutulmaz bir film olmayı hak etmiştir. Yönetmen Trier, dünya sineması için acımasız kapitalist soytarısı olarak tanımlanabilir. Adeta toplumsal sistemin düzenleyicisi kapitalizm için kral çıplak mesajları veren yönetmendir. İzleyiciyi kışkırtmayı seven Trier, Slovaj Zizek’in pesitimist (kötücül) felsefe anlayışıyla insanın “özü” denilen şeye karşıdır. Zizek’e göre insan özünde kötü bir varlıktır. İnsanı kötü yapan ise tutkuları, korkuları ve günah keçisi arama peşinde olan toplumun bireyi çiğ çiğ yiyerek daha o doğmadan (iyiliği) tüketen bir sistemdir. Dogville’de, aynı zamanda Samuel Beckett’in absürt tiyatrosu “Godot’yu Beklerken” eserinden alarak kasaba sakinlerini evlerinin ön kapıları görünmeden gıcırdadığı ve üzüm çalıları ile temsil edildiği geniş (derinlik) perspektifinden yararlanarak izleyicinin boşluk alanına bir iç mekâna yerleştirir. İzleyici için beş dakika boyunca bu rahatsız edici içsel bir oyalamadır. Bu bir yüzleşmedir aslında… Hemen ardından, teknik ekibin dışında her şeyin görülebildiği bir alanda karakterlerin eylemlerini kasıtlı olarak açıkta bırakır. İzleyiciye, istemli bir körlük (en iyi ihtimalle) veya bir suç ortaklığı (en kötü ihtimalle) toplum tarafından sürdürülen bir zalimlik kültürünü ortaya çıkarmak için örtülerimizi kaldırır. Bu ev yapımı bir örümcek ağı gibi zehirli bir dilim elmalı turta tadındadır.
Dogville, aynı süreçte psikoloji, mitoloji, etik, felsefe, ekonomi, adalet, acı, aşk kavramları üzerine tekrar tekrar düşünmemizi de sağlamaktadır. Film, Amerika’nın 1930’lu yıllarını konu edindiği izlenimi vermektedir. Filme, gangsterlerin silah sesleriyle giriş yapılır. Grace (Nicole Kidman), mafyadan kaçmaktadır ve küçük dağ kasabasında güvenli bir sığınak aramaktadır. Onun güzelliği ve zayıflığından etkilenen yazar Tom Edison ile tanışır. Tom, Grece için tüm kasabalıyı ikna eder. Tek iyi davrananda Tom’dur. Dogville kasabasının “iyi ve dürüst halkı” kelimeleri filmin anlatıcısı tarafından yakıcı bir kapitalizm eleştirisiyle kulağımıza fısıldar. Grace’in, sığındığı bu köpek kasabasında halk onu ancak ev işleri yapması karşılığında peşindeki mafyadan saklamayı kabul eder. Bir ödül olarak Grace’in boynuna tasma takan ve kasabanın ücretsiz işçisi olarak görev yapana kadar Grace ile uyum içinde kabul eder. Sisifo’nun Söyleni gibi kasabadaki her sakin için yapacak işler bulurken Grace, kısa süre içinde hepsini de tanır. Ama, itaatkâr bir yabancı olarak kasaba halkıyla olan ilişkisini yavaş yavaş karanlık bir bölgeye iter. Tüm film boyunca zarafet içindeki Grace arketip olarak Hz. İsa’yı imgelemektedir. İlham ve nezaket sunar. Başkalarına yardım edilmesi ve aralarında barış içinde yaşamasına izin verilmesini ister. Sonunda da başkalarının günahları için acı çeker ve acıların çevresinde dolanır. Kasaba halkı tarafından bir kurban (geyik) olarak sunulur ve babası onu kurtarmak için ortaya çıkar. Grace, kasabalılar için iyilikten başka bir şey yapmaz. Fakat, onlar sürekli bu iyiliği daha da kötüye kullanır ve köleleştirir. Grace’in, bir mafya kızı olduğu ortaya çıkınca Zizekçi anlayışla o iyicil yapısı bozulur. Özünde kötücül olan kimliği ortaya çıkar. İsa olduğu imgesinde bir bükülme vardır; ancak savunmasızlığı hala kasaba halkının doğalarının en kötüsünü ortaya koymaktadır ve sonunda kasabadaki her şeyin (köpek hariç) kötü olduğuna karar veriyor. Onu çok düşünen bir kasabalı dışında babasına kasabadaki herkesin öldürülmesini emreder: Öldürülmeyen o kasabalı ise Köpek Musa’dır. Köpek ise Homeros’un İlyada’sında Odysseus’un köpeği Argos’u da sembolize eder. Odysseus, Truva Savaşı sonrası eve döndüğünde onu tanıyan ama bitkinlikten yanına yaklaşmayan tek karakterdir. Antik Yunan mitolojisinde ise Hades’in (ölüler diyarı) kapısının bekçisidir. Grace, kasabalılardan sadece intikam almak için değil, yaptıklarının sorumluluğunu artık inkâr edemeyeceğine karar verdiği için de değil, aynı zamanda diğer insanları onların zulmüne düşmekten korumak ve dünyayı daha iyi bir yer haline getirmek için yakılmasını temsil eder. Dogville’in çekildiği endüstriyel görünümlü büyük binanın dışında görünen, kaybolan ve yeniden ortaya çıkan geyik vardır. Bu geyik, her şeyden fazla Grace’in, zalim ve sahtekâr arkadaşları, insanlar yani “köpekler” (Dogvilleler) tarafından avlanan masum ve kırılgan hayvanı sembolize ediyor. Geyik sembolü kahramanın evden uzaklaşması ve zor sınavlar geçirdiği süreci sembolize eder. Joseph Campell “Kahramanın Yolculuğu” eserinde mitolojideki kahramanı (geyik), cesaretin gücünü toplayan ve zekasıyla da sınava tabii tutulandır. Geyik imgesi diğer anlamda da kahramanı anneden ve içinde bulunduğu toplumdan uzaklaştırarak yalnızlaştırmaktadır. Carl Gustav Jung’a göre kahraman miti, erkeklerin kollektif bilinçaltındaki dişi yanı olarak ifade ettiği içsel dişi olan Animasıyla uzlaşmaya gitmesi veya çatışmaya girerek onu bir biçimde yenerek pratiğe dökmektedir. İnançsal formda geyik imgesi Grace’in benzeşmesiyle Hz. İsa’yı figüre eder. Mitsel olarak insanların koruyucusu ve bizi izlemekten asla vazgeçmeyen, iyi olduğumuzdan emin olan bir ruhtur. Psikolojik bağlamda Luce İrigaray bu durumu “Ben Sen Biz” eserinde kadının toplumsal kimliğini davranışçı modelle açıklar. Pavlovcu bir yaşam için hem dış çevreyle hem de diğer canlılarla mücadele olarak tanımlar. Kültürel olarak da içine doğduğumuz kültürün “bilinçli” veya “bilinçsiz” genel-geçer davranışlarına göre eğitiliriz. Kadının varlığını bu iki mücadele alanından ne kadar güçlü olduğu sürece sürdürebileceği üzerinedir. Bu sahneyi bize yansıtan ise Grace’in kasaba halkının verdiği parayla kendine biblolar aldığı sahnede verilir. Kasabadaki tek mutluluk kaynağı bu biblolardır. Yedi biblo, yedi günahla kasabalıların içindeki öfke, kibir, açgözlülük, şehvet düşkünlüğü, kıskançlık, oburluk ve tembellik temsil edilmektedir.
Filmde diğer başrolü oynayan köpekte klasik koşullanmayı yani kapitalist sistem içinde id çağrışımını yapan açlık korkumuz olan koşullanmamızı sembolize etmektedir. Yine felsefi açıdan mitos ve logosun bir ayrımını da sunmaktadır. Mitsel inançlara karşı rasyonel olan aklı kullanma beceri stratejisini ayırt edebilmektir. Böylece psikolojinin kimlik kavramıyla açıklamayı hedeflediği bireyin kendisi için kendisine ve başkaları için kendisinin kim olduğuyla ilişkili kimliğini ortaya çıkardığı bir süreci deneyimleriz.