Andrei TARKOVSKİ’’nin en anlaşılmaz filmi NOSTALGHİA, yine de onun en kişisel filmlerinden biridir: İnsanlık tarihinden itibaren Kavimler Göçüne kadar binlerce yıldır insanlığın kendini yerinden yurdundan edilişi, sürgün edilmiş, anavatanındaki koşullar nedeniyle bir mülteci gibi yaşamaya zorlandığı bir dünyada, bir zamana veya yere duyulan özlem, kimileri için güçlü bir teselli, kimileri için birer araç haline gelmiştir. Zorunlu göçmenlikte masal anlatmak, kaybolduğuna inanılan ancak hafıza yoluyla kurtarılan bir geçmişe sahip çıkma sürecinin bir parçasıdır. Tarkovsky için Nostalghia, daha kişisel açılardan bir dönüm noktasıdır. Film yapım sürecinde Mosfilm projeden desteğini geri çektiğinde, 1983’te İtalyan yayıncı RAI’nin finansmanıyla Nostalji’yi tamamlayabilmiştir.  O yılki Cannes Film Festivali’nde büyük bir coşkuyla karşılandığında, bu destek çok iyi görünüyordu. Ancak uzun vadeli etki daha kişiseldi, ancak ertesi yıl Tarkovski Milano’daki bir basın toplantısında SSCB’ye dönmeyeceğini, 1986 yapımı son filmi olan The Sacrifice’ı (Kurban) İsveç’te çekeceğini ve sonunda Paris’e yerleşeceğini duyurdu. 1986 yılında öldü.

Rus göçmen figürü, elbette Tarkovski’nin 1980’lerdeki eylemlerinden çok daha uzun bir soyağacına sahiptir. Rus tarihi, çeşitli nedenlerle, ülke dışındaki yaşamın ülke içinde yaşama tercih edilir olduğunu bulan figür örnekleriyle doludur. Devlet düzeyinde baskı nöbetleriyle karşı karşıya kalan yazarlar ve sanatçılar, başka yerlerde hayat kuran ilk kişiler arasında yer aldılar. Aynı zamanda bir daha geri dönme ihtimalinden de ümidini kestiler ve yine de ülkelerinin onlara kapatıldığını tam olarak kabul etmeye de isteksiz olmuşlardır. Nostaljileri aslında geri dönüşü olmayan ama düşüncelerinde tamamen terk edemeyecekleri bir yere duydukları özlemdir. Hem fiziksel hem de zamansal anlamda bir ev duygusunu koruma ve bunun gerçekte olmasa da düşüncede erişilebilir kaldığına inanma ihtiyacı, yalnızca Rusya’nın değil, tüm sanat ve edebiyatın temelini oluşturmaya devam ediyor. Otuz beş yıl önce bu ay piyasaya sürülen Tarkovski’nin Nostalghia’sı, hem Rus hem de evrensel bir ruh halinin kanıtı olmaya devam ediyor: her zaman ev denilen bir yer olduğunu hissetme ihtiyacı.

Film, ülkesini terk etmiş ve vatan özlemi duyan bir entelektüelin hayatını anlatır. Sinema dilinde pek rastlanmayan monologlar filmde fazlaca kullanılmıştır, böylelikle öz-vatana “eve” duyulan özlem pekiştirilmiştir. Filmin çekimleri sırasında Tarkovski'nin sürgünde olması filmin başrol oyuncusunun aslında Tarkovski’yi oynadığı yorumunu da ortaya çıkarmıştır. Burada filmin eleştirisini değil, insanı ve var olduğu dünyayı sorgulatmaya yönelik kendi penceremden anlatmaya çalışacağım. Nostalghia filminde, Tarkovski, beynimize buzdan balyoz gibi inen monolog unutulmaz! “Deli bir adam size kendinizden utanmanızı söylüyorsa ne biçim bir dünyadır burası!” Ne zaman hayal kırıklığına uğrasak beynimizdeki zigzag düşünceler, düz bir çizgi oluveriyor sanki...Duyduğumuz her olumsuz cümle, olumsuz bir bakış tepetaklak ediyor. İçimiz mezarlıklar şehri gibi, neyin yükü, neyin hamallığı bu?

İnsanın yüklendiği anlam ne olabilirdi?

Şairlerin, şiirleri yazdıkları kadar güzel okuyamamaları, nedense hep garip gelmiştir insanlara! İnsan, kendi üzerindeki “benlik” şairane duygularını mı kaybediyordu?
Her şeyi görünür etmek, görünür kılma, nesneye dönüştürmek...Bir nesneden öte de anlamımız kalmamıştı sanki...Film, bizlere, sahi gerçekte bizler kimleriz? Sorusunu sorgulatıyor:
Kendi varlığını anlamlı kılmaya çalışan bizler, kimleriz, nerede duruyoruz?

Bu yaşamın neresindeyiz?

“Her insanda dünyanın, gördüğü ve algıladığı şekilde var olduğunu sanma eğilimi vardır. Ancak dünya ne yazık ki bambaşkadır.”

Bir Delinin Haykırışını şu sözlerle, içinde bulunduğumuz sistemi özetler gibi seslenir: İnsanlar arasında ilişki öyle şekil almıştır ki, sonuçta hiç kimse kendinden bir şey beklememekte, herkes kendisini etik çabalardan soyutlayarak kendisiyle ilgili talepleri diğer insanların, bir anlamda tüm insanlığın sırtına yıkmaktadır. Uyumlu olmak, kendini feda etmek, geleceğin inşasına katılmak; bunlar hep başkalarından beklenen hasletlerdendir. Kişinin kendisi bu sürece hiçbir şekilde katılmamakta, dünyada olup bitenlerden kişi olarak kendisini sorumlu tutmamaktadır. Bu sorumluluktan kaçmak, kendi bireyci çıkarlarını genelin yüce görevlerine feda etmemek için de binlerce neden öne sürmektedir. Hiç kimsede dönüp kendine bakacak, kendi hayatına, kendi ruhuna karşı olan sorumluluğunu ele alacak ne bir istek, ne de cesaret vardır.

Hayatımıza dair bir sürü izlenimleri böylece özenle katlayarak saklarız. Hemen her şeyi yazmak mı, yazmamak mı? Kim bilir? Biraz kendimize, iç kabuğumuza çekilmek... Dünyamızı dinlemek, doğayı dinlemek nasıl olurdu? İnsanın kendisiyle tanışması, tanışma korkusu yutar benliğindeki gerçek var olma özünü...Tanımak istediğiniz kendinizle tanışın, onu tanıyın. Her tanışıklıkta kişi bir başka boyuta evrilen benliğinizdeki kendi tablonuzu seyredin, yoksa bir başkası kendi duvarındaki ayna blokların da var olursunuz...Kendinizi, var olma gerçekliğinizi seyretmediğiniz de ya da farkındalıkla bilemediğiniz de, başkalarının aynasında gölgenizin izin verildiği kadar izlersiniz: Kendi aldığınız oyunun payını. İnsan için değişmenin vakti geldiğinde, hayat bazen öyle rahatsız kılar ki sonunda değişmek ya da gelişmekten başka çareniz kalmaz da…Görüntülerle oynamak, pekala kelimelerle oynamaktan daha eğlenceli olabilir. Ve daha tehlikeli...Yağmur birleştirir, şemsiye böler. Yağmurla bedenin birleşmesinin ince temasını işlenmektedir. Avucumuzun içinde bir sevgi-merhamet-saygı kaldı. Savurun gökyüzüne doğru, bir başka sevgiyle, bir başka merhametle, bir başka saygınlıkla buluşsun maviliklerde, ıssız derinliklerinizde. Görüntümüzle değil, iç ses kelimelerimizle oynamak hayatı eğlenceli, tutkulu daha doğal ve yaşanılır kılacaktır.

Dikkat!

Yorum yapabilmek için üye girşi yapmanız gerekmektedir. Üye değilseniz hemen üye olun.

Üye Girişi Üye Ol