Antonin Artaud, “Vahşet Tiyatrosu” fikriyle, Fransız Devrimiyle birlikte Fransa’da ortaya çıkan sanat akımı drama da yeniden bir devrim yaratan Fransız aktör, kostüm tasarımcısı ve yazardı. 4 Eylül 1896’da Fransa’nın Marsilya kentinde doğan Artaud, La Passion de Jeanne d’Arc gibi eserlerle sahnede ve filmlerde oyuncu olarak çalıştı. Bir yazar olarak sürrealist harekete dahil oldu. Dramanın tiyatroda metne olan vurgusunu terk etmesi ve daha gizemli, ilk ses, hareket ve ışık ifadelerine dayanması gerektiğini savundu. İzleyicinin bilincini rahatsız etmesi gereken “Vahşet Tiyatrosu” olarak bilinen fikri ortaya atmıştır. Artaud, 4 Mart 1948’de Fransa’nın Ivry-sur Seine kentinde, kendi zihinsel devrimiyle “organsız bedenlere” (organsız beden, bireyin toplumsal cinsiyetten soyundurulmuş erkek veya kadın figürünün yeniden biçimlendirilmesiyeğinliklerin/üstünlüklerin akışıdır, haz ve enerji dalgaları ve titreşimleridir) ithaf edilmiş biçimde toplumsala uyum sağlayan akli ölçüleri kaybettikten sonra da üretmiştir. Fransa, İkinci Dünya Savaşı’nda Naziler tarafından işgale uğradığında Rodez’de psikiyatri kliniğinde sanat terapisi adı altında elektro-şok tedavisi yapıldı. Günümüz psikologları onun sanrılarını “şizofreni” olarak nitelemektedir. Öldüğünde Van Gogh’un bir çift ayakkabı tablosundaki gibi elinde tuttuğu ayakkabı ile sona ermiştir. Gogh’un “Ayçiçek” tablosundan fırlamış düşüncelerle kendisini Gogh’un hayatıyla özdeşleştirmiştir. Hollanda kültüründe sarı renk mutluluğun rengidir. Bu nedenledir ki ayçiçeği bağlılığın ve sadakatin sembolüdür. Bu çiçek çürüme evresinde edebiyat çevrelerinde yaşam ve ölümün döngüsünü hatırlatmaktadır. Aynılaşan bir hayat akışında Van Gogh- Toplumun İntihar Ettirdiği adlı eserinde kendisi dile getirdiği gibi “Çünkü kendiliğinden, kendi deliliğinin acısından terk etmemiştir Van Gogh hayatı,” tıpkı kendisi gibi…Artaud’a göre tıp kötülükten doğmuştur. Psikiyatri ise kötülüğün kaynağından tutunmuş insan ruhunun başkaldırısını baskılamak için oluşturulmuştur. Bilinç, bilinç olmaktan da öteye topluma tutundurulmuş bir eylem yani vahşet tiyatrosudur.
Kimbilir belki de Susan Sontag’ın savunduğu gibi, delilik, şayet toplumsal olana bir aynaysa- kültürel olarak kabul edilebilir gördüğümüz sınırları yansıtan Artaud 1936 sonbaharında aklını kaybetmesine neden olan şey bilincin tutundurulmasına karşı koyulmuş bir eylemdi. Böylece bir sanatçının bilincinin kristalleşerek kurbanlaşma bilinç figüründe aklının ve dilinin dönüşüme uğrayarak anlaşılmaması denilebilir mi…
“Ben eşyayı tanımam, insanlık hallerini bilmem; dünyanın hiçbir parçası yok ki, benim içimde dönüyor olmasın,” düşüncesiyle sanatı Artaudçu yaklaşımla sanat olmasa tehlikenin ne olduğunun bile farkına varamayan; yaşamı kurutan bir dünyada olduğumuz anlayışına sahip olamayacağımızdır. İçimizde olan kendimizi dış bilince taşıyan sanattır. Her toplum kendi kültürüne göre ne kadar sanatı yüceltmiş olursa olsun, Batı tiyatrosu Artaud’ya göre “aptalın, delinin, evirtiğin, dilbilgicinin, bakkalın, ozan düşmanının ve olgucunun tiyatrosu”dur. Dünyada bir “vahşet” tiyatrosudur. Tarihler boyunca toplumlar iyilerin ve kötülerin kışkırtmalarının kurduğu dengelerinin kurbanlarıdır. Güzel ile çirkinin, iyi ile kötünün arasına yerleşmekti insanların kaderleri. Askıda bırakılan insanlar; hiçbir yana eğilim gösteremeden, yansız; kendileri seçemiyor düşüncelerini, ve güçlerinin, eğilimlerinin, eğitimlerinin kendi gerçeklerinin yönünü bulamayan dengesizliğin kurbanları olacaklardı sonsuza dek... Artaud’un sanat dünyasında tiyatro, tüm sanat biçimlerinin art arda düştüğü toplumun itibarsızlığı paylaşmakla sorumludur. Tüm insani değerlerin kargaşası, yokluğu, çarpıtılması arasında, bu sanatın veya bu zihinsel faaliyetin gerekliliği veya değeri konusunda yaşadığımız ıstırap verici belirsizlikte, tiyatro fikri muhtemelen en ağır şekilde ıstırap çeken şeydir. Her gün sunulan gösteriler yığınında, mutlak anlamda saf bir tiyatro hakkında sahip olunabilecek herhangi bir fikre tekabül eden bir şey aramak yararsız olacaktır. Tiyatro bir eğlenceyse, çok fazla ciddi sorun, onun en ufak bir parçasını bu kadar geçici bir şeye yönlendirebilmemiz için dikkatimizi gerektirir. Tiyatro bir eğlence değilse, otantik bir gerçeklikse, o zaman onun gerçeklik olarak yerini nasıl geri alacağız, her gösteriyi nasıl bir tür olay haline getireceğiz? Çözmemiz gereken sorun bu. Artaud’un eserlerine göz atmak, şaşırmak için pek çok fırsat sunuyor. Toplamda, yedisi yazarın Rodez’deki akıl hastanesinde kapatıldığı zamanlardaki defterlerinden oluşan 26 cildi kaplar. En fazla tiyatro teorisyeni olarak bilinmesine karşın ancak tiyatronun teorisi ve geleceği hakkındaki metinleri, topladığı yazıların sadece küçük bir bölümünü kapsamaktadır. Jacques Derrida’nın bir denemesinde belirttiği gibi, Artaud’un düşlediği “vahşet tiyatrosu”nu ne kendisi, ne de başkası henüz fark edememiştir. Vahşet tiyatrosu saf bir tiyatro fikridir. Rodez’de psikiyatri kliniğine yatırıldığında doktoru olan Jacques Lacan, Artaud’un arkadaşı Roger Blin’e ilettiği notta, “bir daha asla yazamayacak” düşmüştür. Hastaneden taburcu edildiği belgede ise Artaud için “mürekkeb ishali” ifadesi kullanılır. Çalışmalarında Artaud’un vahşet tiyatrosuna ışık tutanlardan Eric Fromm, tarihsel ve kültürel faktörleri psikolojinin kapsamına sokan ve post-varoluşçu dünyada insanın içinde bulunduğu kötü durumu eskisinden daha açık ve kapsamlı bir şekilde tanımlamıştır. Fromm’a göre modern insan, son zamanlarda bahşedilen ruhsal özerkliği sürdüremeyen ve modern boyun eğme kalıplarında kendisine teselli arayandır. Görünen o ki, çoğu zamanda bu “özgürlük” arayışı biçiminde tiyatral olarak gerçekleşmektedir.
Vahşet tiyatrosundaki özgürlük arayışının ortaya koyduğu somut bir biçim vermeye çalışma anında, yüzleşmemiz gereken ilk sorulardan biri de fikriyle bize gerekli minimum güveni verebilecek, yetenekli bir seyirci bulup bulamayacağımız düşüncesidir. Tiyatro yazarlardan farklı olarak seyircisiz yapılamayan sanattır; gerçekten de izleyici, oyunların ayrılmaz bir parçasıdır. Tiyatro, dünyada kurtarılması en imkansız olan şeydir. Tamamen bir yanılsama gücüne dayanan ve elde edemediği bir sanatın ortadan kaybolmaktan başka seçeneği yoktu. Günümüzde ise Artaud’un saf tiyatrosunu gösteriye dönüştürmek dijital ortamlarda daha kolay hale gelmektedir. Buradaki detay ise fark ettiğimiz şeylerin tekrar tekrar yaşanması dijital ortamları vahşet tiyatrosuna çevirmesidir. Tiyatroda nasıl ki izleyiciye ihtiyacı vardır; yazılmış tiyatro texindeki oyunun akışını da değiştirme görevi izleyiciye verilmiştir sosyal medyada. Dijital platformlar da (dijital) bizler, oynan oyunları alkışlama, yuhalama, iyileri ilan etme, kötüleri (kötücül) bir sanrısal oyun gibi yok etmeye yönelik iyicil rollerde oynama görevimiz vardır. Vahşet tiyatrosunu içinden geçtiğimiz dijital göstergeler, metinler olarak bize yeğinlik akışkanlığında biçimlenen süreç olan Ukrayna-Rusya Savaşı bağlamında daha iyi okuyabiliriz. Bazen canlı canlı bombardıman görüntülerine maruz kalıyoruz. Savaşta ölen insanların cansız bedenlerini izlerken ruhumuzda nasıl bir tahribat yaptığının farkına varamıyoruz; bu nedenle farkına varamadığımız şeyler kendini tekrarlamaya bayılır. Hayatlarımızda sadece sevginin farkları ve tekrarları olması dilemekten başka bir şey gelmeyeceği günlerin gelmesi dileğiyle.